Bir köyde sözüne güvenilir, ahlâk ve edep numûnesi mert bir delikanlı yaşar. Bu delikanlının yolu kasabadaki pazara düşer. Pazarda gezerken bir adamın yanında çok güzel bir kır at görür... Ata resmen vurulur... O kır ata sahip olmak ister fakat alacak parası yoktur... Hem atta satılık değildir... Sâhibine gider atı satın almak istediğini ve bir fiyat söylemesini ister... Atın sâhibi satmak istemediğini ama fiyâtını söyleyince delikanlı şu teklifte bulunur:

Efendi! Ben gidip çalışacağım, para kazanacağım ve senin bu atı satın alacağım ama ne vakit gelirim belli olmaz atı kimseye satma... Bir ay, bir yıl, üç yıl... Tamam mı?” der. Atın sahibi:

Evlât! Benim paraya ihtiyâcım yok. Atımda satılık değil ama seni sevdim, istediğin zaman gel ve bu atı satın al...” der... Aradan dört yıl geçer... Delikanlı çalışır, çabalar, kazanır, kasabaya gelir. Atın sahibine gider, parasını verir ve vurulduğu kır atını alır... Delikanlı bu keyifle köyüne dönerken yolda karnı acıkır bir ağacın gölgesinde oturur... Çantasından kuru soğanını, ekmeğini ve suyunu çıkartır ki, yanına üstü başı perişan vaziyette bir adam gelir... Adam delikanlıya:

Delikanlı! Yediğin ekmekte benim de nasîbim var mı? Üç gündür boğazımdan bir şey geçmedi!” der... Merhamet timsâli delikanlı adamı buyur eder, yanında yer açar... Delikanlının karnı da doymuştur... Yıllardır hasretini çektiği atına kavuşmuştur... Yemekten sonra delikanlıya bir ağırlık çöker ve ağacın altında uyuyakalır... Birden atın sesiyle uyanır... Bakar ki adam atı almış gidiyor... Delikanlı merhûm Mehmet Âkif’in:

“Şarka bakmaz, garbı bilmez, edepten yok pâyesi,

Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermâyesi!” diye beytinde tanımladığı cinsten olan adamın arkasından bağırır ve:

Ekmeğimi, suyumu paylaştım bunlara yanmam... Dört yıllık sevdâmı, atımı aldın ona da yanmam da şu yüreğimden “MERHÂMET” duygusunu aldın ya işte ben ona yanarım...” der adama ve birilerinin duygularını suistimal eden, kullanan ve o güzel yürekli insanlarla oynayanlara unutamayacakları bir ders verir âdeta.

“Rahmet” günleri geride kaldı ve işte tekrar geldi kapımıza... Gidenin merhâmetine lâyık olabildik mi bilemiyorum... Ama gelene lâyık olma fırsatı devam ediyor ve tekrar kapımıza geldi Ramazan’da da Ramazan’dan sonra da... “Rahman”; “Erhamü’r-râhimin!” Rabbimiz var. “Rahmeti zâtına prensip edinen!” Rabbimiz. “Rahmeti öfkesini geçen!” Rabbimiz. Ramazan yoğunlaştırılmış bir takvâ eğitimi yaptırır bizlere. Takvâ eğitimi, merhâmet eğitimi, mağfiret eğitimi, cehennemden kurtulma fırsatlarını değerlendirme eğitimi... Önemli olan bir aydan bütün aylara ve ömre ne taşıyacağımızdır. Önce merhâmet taşımalıyız... “Sarp yokuş”u anlatırken Rabbimiz, “köle âzat etmek, kıtlık gününde yakını olan bir yetimi yahut aç açık bir yoksulu doyurmak; sonra îman edip sabrı ve merhâmeti tavsiye edenlerden olmaktır.” buyuruyor. Hayata merhâmet taşımak... “Karınca çiğnemez Mehmet Efendi!” vardır bizim kültürümüzde. Yürüdüğü yollarda farkında olmadan karıncaların üzerine basıp öldürmesin diye ayaklarına zil bağlayan bir merhâmet adamı... Oturduğu yerde cübbesinin sarkan kısmında kedinin uyuduğunu görünce, cübbenin kedinin altında kalan kısmını kesip orada bırakan merhâmet dolu bir yürek olan Ebû Hureyre vardır... Ne güzel insanlar! Rahman’ın terbiyesinde yetişen “Âlemlere rahmet olarak gönderilen!” rehberin öğrencileri! Öyle bir rahmet ki, buluttan da cömert. Mevlânâ’nın:

“Sen Raûfsun Rahîmsin buluttan cömertsin!

Bulut verirken ağlar, sen tebessüm edersin!” mısralarına muhatap olan Hz. Muhammed Mustafâ’nın (s.a.v.) öğrencileri... “Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, göklerin sâhibi de size merhamet etsin.” İşte Rabbimizin rahmetine nâil olmanın yolu. Anne babaya, eşe, çocuğa, akrabaya komşuya merhâmet... Hayvana, canlıya, cansıza merhâmet... Pertev Paşa’nın:

“Ne şemm et bülbülün verdin ne de hardan incin,

Ne gayrın yârına meylet, ne sen ağyârdan incin,

Ne sen bir kimseden âh al, ne âh-û zârdan incin,

Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin.”

“Ne bülbülün âşık olduğu gülü kokla ne de dikenden incin, Ne Allâh’ın dışında başkasının sevgilisine ilgi duy, Ne de ağyâr sayılan Allâh’ın dışındakilerden incin. Ne sen başkasından âh al, ne de başkasının âh u zârından incin. En doğrusu ne sen başkasından incin; ne de başkası senden incinsin.” dediği gibi. (Bizi Kim Beğenecek) Merhâmeti:

“Merhâmet; hava gibi su gibi muhtaç olduğumuz iksir...

Baş aşağı bir cemiyeti, baş yukarı edecek bir kudrettir.” diye tarif ederken Necip Fâzıl. Merhâmetsize karşı:

“Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim!

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım!

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!” der merhûm Mehmet Âkif’te.

“Kurda merhâmet kuzuya zulümdür!” derken atalarımız. “Zâlime merhâmet mazlûma zulümdür!” der Ziyâ Paşa, elbette anlayana, anlamak isteyene… Ramazan ayının hayrı, bereketi ve tüm güzellikleri üzerinize olsun. Sevdiklerinizle birlikte âfiyetler içerisinde bir ömür diliyorum...

HÂSIL-I KELÂM! “Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar... Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

            Selâm ve duâ ile…