Vaktiyle bir padişah kendisine bir vezir bulmaya karar verir ve böyle kocaman bir kapı yaptırır. Yaptırdığı kapının ortasına onlarca kilit yaptırır. Kimisi sürgülü, kimisi halka kilit vesaire derken baştan aşağı her tarafa kilittir. Ve sonra vezir adaylarını bir bir buyur eder. İlk giren adama der ki:
▬ Sen benim vezirim olmak istiyorsun, değil mi...?” O da:
▬ Evet efendim.” der. Padişah:
▬ Eğer benim vezirim olmak istiyorsan, şu kapıyı anahtar kullanmadan, levye kullanmadan, hiçbir âlet kullanmadan açmanı istiyorum.” der. Vezir adayı şöyle bir döner kapıya, bakar ve:
▬ Efendim bu mümkün değil, kaldı ki anahtar bile olsa bu kapıyı açmak saatler sürer.” der. Padişah:
▬ Peki, sen git diğeri gelsin.” der. Diğeri gelir, ona da aynısını söyler. O da:
▬ Efendim mümkün değil anahtar bile olsa...” Öteki gel, öteki gel derken, en son vezir adayı girer içeriye. Padişah:
▬ Sen vezir olmak istiyorsan, şu kapıyı anahtarsız, levyesiz, hiçbir âlet ve edâvat kullanmadan açmanı istiyorum.” der. Adam şöyle bir bakar kapıya, döner ve der ki padişaha:
▬ Devletli Sultanım! Aslında aklım der ki: “Bu kapı böyle açmaya açılmaz.” Lakin bize itmek düşer!” der ve elini uzatıp kapıyı ittiğinde kapının açılıverdiğini ve aslında kilitlerin hiçbirinin kapalı olmadığını görür. Söz meclise, kıssa herkese…
Hz. Peygamber (s.a.V.)’in ebedi âleme irtihâlinden sonraki yıllardır. Abdullah b. Abbas, Mescid-i Nebi’de îtikaftayken, vakit namazı için mescide gelen bir arkadaşını solgun ve bezgin görünce sebebini sorar. Arkadaşı, borcunun olduğunu, ödeme zamanının geldiğini ancak ödeme gücünün olmadığını söyleyince Abdullah, alacaklıyı tanıdığını ve onunla borcunu ödeme zamanını geciktirmek için konuşabileceğini belirtir. Borçlunun sevinerek, güzel olacağını ifâde etmesi üzerine Abdullah b. Abbas (r.a.) alacaklıyla konuşmaya gitmek için îtikafta bulunduğu mescitten çıkar. Borçlunun, îtikafının bozulacağını, daha sonra da gidebileceğini hatırlatması üzerine Abdullah b. Abbas, Hz. Peygamberin (s.a.v.) kabr-i şerîfini göstererek şöyle der:
▬ Ben bu kabrin sahibi Muhammed Mustafa (s.a.v.)’den duydum ki; “Bir mü’min kardeşimin işini görmek için onunla birlikte yürümem, mescidde 10 yıl îtikafta kalmaktan hayırlıdır dediğini duydum.” der.
Pandemi de câmilerde cemaatle ibâdet edemediğimiz, depremde zor günlerde, beş vakit ezanları okumak üzere camileri açan arkadaşlarımız, vazifelerinin yanında, sokak sokak, mahalle mahalle, ev ev dolaşarak fakir, muhtaç, yaşlı ve hastaların hâlini sorarak ihtiyaçlarını karşılamak için koşturanlar. Abdullah b. Abbas’ın dilinden bize ulaşan rivâyetteki hakîkat canlanıyor elhamdülillah: “Bir kardeşin işini görmek için yürümek...” îtikaf gibi en faziletli bir nâfile ibâdetten bile daha hayırlı olarak nitelendiriliyor. Alışverişini yapamayan yaşlı ve hastaların ihtiyaçlarını evine teslim eden dostlarımız... Tarlasını süremeyen yaşlı çiftçi cemaatinin tarlasını süren kardeşlerimiz... Câmisini sosyal markete çeviren, âdeta “sadaka taşı” geleneğini canlandıran hocalarımız... Âlemin sağlığı için kendisini, canını ortaya koyan sağlık çalışanlarımız... Ensar görevini üstlenenler ve daha niceleri... Rabbim sizlerden râzı olsun Anadolu’nun güzel insanları. Ne güzel.! Abdullah b. Abbas (r.a.)’ların çağlar öncesinden kalkıp, 21. Yüzyılda Anadolu topraklarında dolaşması ne güzel! Ecri ve mükâfatı verecek olan Allah’tır (c.c.). Bu güzellikler arttıkça daha da güzelleşecek dünyamız. “Bu sene Kâbe’ye gidemedim, ama Kâbe bana geldi. Umre için ayırdığım miktarı işini kaybeden komşuma verdim.” diyen şefkat ve merhamet yüklü yürek sâhipleri çoğaldıkça hayatımız cennete namzet hâle gelecek ... Duâmız ve niyâzımız odur ki; ebedî hayatımızda da cennet ve cemâl ile müşerref olalım. (Bizi Kim Beğenecek) Bu dünya ya geldi isek:
“Safâ geldin gözüm nûru kusûra hîç nazar etme,
Bu yaz burda ye iç eğlen sakın kış gelmeden gitme!” Lâedrî’nin dediği gibi madem dünyaya teşrif ettik bir şeyler kazanmadan gitmemek gerek.
Yâni şunu demek istiyoruz;
Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı nerede saklı hiçbirimiz bilmiyoruz...
v Belki bir vakit namazda saklı...
v Belki şefkatle başını okşadığımız bir yetimde saklı...
v Belki merhametle su verdiğimiz bir kedide...
v Belki yanımızdan geçen ve hiç tanımadığımız birine: “Esselâmu aleyküm ve rahmetullah” dememizde saklı...
v Ve belki o da mukâbele de bulunacak: “Ve aleyküm selâm ve rahmetullah” diyecek orda saklı... Bu yüzden Cenâb-ı Allâh’ın rızâsı hangi kapıda saklı bilemiyoruz. Biz kullara kapıyı itmek düşer... Yâni bize inancımızın gereğini yapmak düşer. Cengiz Numanoğlu da:
“Tut ki; som altından, saraylar kursan,
Tarihin tahtında, heybetle dursan,
Çağ değil, çağlara mührünü vursan;
Allah’ın rızâsı yoksa ne fayda!”’ der ya elbette anlayana, anlamak isteyene…
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
HÂSIL-I KELÂM! “Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar... Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Selâm ve duâ ile…